Tüm markalar kullanıcılarının kalbine dokunmak ister. Peki markalar kullanıcılarının sevgi ve sadakatlerini nasıl kazanır? “Lovemark” kavramını tüm detaylarıyla incelediğimiz yazımızda cevapları bulabilirsiniz.

Çağımızda teknolojik altyapının gelişmesiyle bilimsel alanlarda ilerleme kaydetsek de, bu durum duygularımız tarafından yönetildiğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Dolayısıyla duygusal bağ kurduğumuz markalarla ilişki kuruyor ve satın alma tercihlerimizi bu yönde gerçekleştiriyoruz.

Dünyanın tanınmış reklam ajanslarından Saatchi & Saatchi’nin CEO’su Kevin Roberts tarafından isimlendirilen “Lovemarks” kavramı, aynı isimle yayınladığı kitabıyla tüm dünyaya duyurulmuştur. Temelde insanların mantıklarından çok duygularından güç aldığını ifade eden Roberts, “Lovemarks” kavramını şu şekilde tanımlıyor: “Sevilen markalar, gelecek ötesi markalardır çünkü sebepsiz bir şekilde bağlılık duygusuna esin kaynağı olurlar. Beklentilerinizin üzerinde performans gösterirler… Mantığınız kadar kalbinize de erişmeyi başarırlar.

Hangi markaları seviyoruz?

Her yıl ölçümlenen araştırmalara göre, dünyada “Lovemark” olabilmiş markalar arasında; Apple, Starbucks, Google, Coca-Cola, Nestle, İkea gibi pek çok marka bulunmaktadır. Bu markalar müşterilerinin kalbine dokunabilmiş ve onlarla aralarındaki bağ koruyabilmişlerdir. Coca-Cola’nın ülkemizdeki pek çok sosyal sorumluluk projesi, Ikea’nın kullanıcı dostu pratik ürünleri örnek olarak gösterilebilir.

Kullanıcıların markaya bağlanmasındaki sebepler neler?

Bu durumun birçok sebebi var, detaylı inceleyecek olursak müşteriler;

Hayatını kolaylaştıran markalara bağlanıyor.

Onların yerine kendini koyabilen, onların ihtiyacına yönelik ürün ya da hizmet sağlayan markalara yöneliyor.

Müşterilerine kulak veren, koşulsuz ve sürekli iletişim halinde olan markalara bağlanıyor

Henüz onların görmediği bir problemi, kullanıcıların yerine çoktan düşünüp çözümlemiş olan markalara hayranlık duyuyorlar.

Kullanıcılar yalnızca kendisi sadakat duymak istemiyor, markanın da kendilerine sevgi ve sadakat duymasını istiyorlar.

Müşteriler hangi tür içeriklerden etkileniyorlar?

Tüm markalar tüketicilere ulaşmak için belli bir reklam bütçesi ayırmak zorunda ve verilen reklamda kullanılan ton, içeriklerin kullanıcılara ne hissetireceği konusunda büyük önem arz ediyor.

Empati-Duygu

Toplumsal özel günlerde ve bayramlarda tüm markalar reklamlarını bizimle empati kuracak duygusal bir tonla sunuyorlar. Bu reklamlarda ürün ve hizmetlerinin ne kadar üstün olduğundan, fiyatlarının avantajlı olduğundan ve bunun gibi alışık olduğumuz kalıplardan uzaklaşıp sofralarımıza misafir oluyorlar. Coca-Cola’nın Ramazan Bayramı yaptığı yeşil kapak kampanyası ve artık neredeyse klasikleşmiş ramazan sofraları temalı reklam filmleri kullanıcıyla empati kuran duygusal tona sahip reklama bir örnek.

Bilindik Yüzler-Etkileyicilik

Reklam dünyasındaki en eski uygulamalardan biri bilindik bir yüzle ya da günümüz tabiriyle influencerla çalışmaktır. Hangi isimle çalışılacağı; markanın personasına, kurum kültürüne, kimliğine ve imajına uygun şekilde belirlenir ve bu adaylar arasından tercih yapılır. Bilindik bir yüzün reklam veren adına konuşması ve o kurumun, ürününün ya da hizmetinin tanıtımını yapması bizde sanki o çok güvendiğimiz kişi markaya kefil olmuş hissi yaratıyor. Dolayısıyla aklımızdaki çekinceler de bu güvenilir yüzün gülümsemesiyle kayboluyor.

Faydalı İçerik-Sadakat

Lovemark olabilmiş markalar genellikle, hangi mecrada olursa olsun içeriklerin hedef kitleye hitap eder nitelikte olmasına dikkat ederken kullanıcıya destek olacak nitelikte olmasına da aynı önemi atfediyorlar. Gerek sosyal medya gerekse web site içeriklerinde kullanıcıların fayda sağlayacağı bloglar ya da infografikler bulunduran markalar bu yolla müşterilerin sorunlarına değiniyorlar ve bu sorunlara çözümler sunuyorlar, sonuçta kullanıcılar markaların hitap ettiği mecradan ayrılırken bir konudaki sorusuna cevap bulmuş oluyor ve eğer bu içerik kullanıcının bir problemine çözüm olabilmişse markaya daha çok bağlanmasını sağlıyor.

“Lovemark” olmanın 3 yolu

Müşterilerin, ürünlerini kullanmaktan iftihar etmelerini sağlamak, markalar için yerine getirilmesi gereken başlıca hedeflerden. Kevin Roberts’ın ortaya attığı düşünceye göre bir markanın “Lovemark” olabilmesi için üç temel prensibi içinde barındırması gerekir bunlar; gizem, duyular ve samimiyet.

Gizem: Markayı, tarihleri ve hikayeleri sayesinde “karizmatik” hale getirmek. Gizemli markalar, müşterilerin kendini bulabildiği ve onlara çekici gelen hikayeler anlatabiliyor. Kullanıcıları, onların hayranlık duyabileceği sürprizler ve yaratıcı kampanyalar ile şaşırtabiliyorlar. Lovemark’lar ilham veriyor ve kullanıcıları için dünyayı daha iyi bir hale getirmeye çalışıyorlar. 1999 yılında Nike’ın yaptığı Michael Jordan’ın hikayesini konu alan reklamları, kullanıcıları derinden etkileyerek markaya daha samimi yaklaşmalarını sağlamıştı.

Samimiyet: Lovemark olabilmek için, hedef kitlemizde empati, bağlılık ve tutku uyandırabiliyor olmanız gerekiyor. Playstation’un piyasaya çıkarttığı son ürünler için gece yarısından itibaren dükkanların önünde kuyruk oluşturan kullanıcılar, bu yol için iyi bir örnek olarak gösterilebilir.

Duyular: “Lovemark” olan markalar, tüm duyularla etkileşim kurabiliyor. Lovemark teorisine göre bu markaların, kullanıcılarının aklında kendilerine has tat, dokunuş, görüntü hatta kokusu oluyor. Sevilen markalar özetle, değerini uzun yıllar taşıyabilmiş markalar oluyor. Kullanıcılar çok sevdikleri bu markalardan bir türlü kopamıyorlar. Rekabet dünyasında dahi farklı hale gelebilmek ve kullanıcıların gözünde ayrı bir konuma yerleşebilmek sevgiden geçiyor.